61. Kokulu bahar rüzgan gelir, benim yüzümü, gözümü, saçlarmı okşar.

Mefa'îlün, Fe'ilatiin, Mefa'îlün, Fa'ilün 
(c.I, 219)

• Sevgilim gelse de kapıdan içeri girse, beni kucaklasa, bağrına bassa Allah için ne hoş olur, ne de hoş! ,

• Onun, sarhoş nergis gibi olan, iki gözünden çok mahmurum. Şarap sunsalar da bu mahmurluğumu giderseler, Allah için ne hoş olur, ne de hoş!

• Belalara, felaketlere uğramış, çok ıstırap çekmiş, çok gözyaşı dökmüş olan can, Allah'a hulüs ile, iştiyak ile; "Senden başka kimsem yok" Allah için ne hoş olur, ne de hoş!

• Buluşma gecesi gelince, gecem gündüz olur. Artık, geceyi, gündüzü saymaz olurum. Allah için ne hoş olur, ne de hoş!

• Gül yüzlü sevgilimin vuslatı ile gül gibi açılır, saçılırım. Kokulu bahar rüzgarı koşa koşa gelir, benim yüzümü, gözümü, saçlarımı okşar. Allah için ne hoş olur nede hoş.

•Harap ve mest olarak kendimden geçsem de, ne eksem, ne biçsem her şeyden vazgeçsem, Allah için ne hoş olur, ne de hoş.!


62. Sen ayrılık nedir görmedin, Allah sana ayrılığı göstermesin.

Mefa'îlün, Fe'ilatün, Mefa'îlün, Fa'ilün
 (c.I, 222)

•Gıdelım denizin kenarında bir ev tutalım. Çünkü deniz cömert huyludur.insanlara yüz yıllardan beri inciler dağıtır durur.

•Birisi ile sohbet etmek canı onun rengine boyar. Yani insan konuştuğu, arkadaş edindiği kişinin huyunu benimser. Yıldızlar, gökyüzü ile konuşup görüştükleri için güzelleştiler; nürlu, güzel bir yüze sahip oldular.

•Bedende canla düşüp kalktığı. konuşup görüştüğü için güzel yüzlü, hoş huylu deyilmi? zavalı beden, candan ayrı düşünce ne hale gelir; konuşamaz yiyemez içemez olur fena halde kokmaya başlar

• El de bedende bulundukça hünerlidir. Bedenden ayrılınca bir et parçası yele duşer, hiçbir şey yapamaz olur.,

• Ey el, hünerlerin nerede? Sen çeşitli hünerli işler yapan, yazan, çizen, tutan kaldıran el değil misin? El senin soruna cevap verir de der ki: "Hayır, bu zaman ayrılık zamanı, ayrılık zamanında ben bir hiçim, ama, buluşma zamanında her şeyim."

• Sen, ayrılık nedir, görmedin. Allah sana ayrılığı göstermesin. Bu bir duadı ama, bundan daha iyi dua da olamaz.

( Hz. Mevlana bir Mesnevî beytinde şöyle buyurur: 

Kıvılcım gibi çakıp yakan, yakıp yandıran aynlığı kıyamete kadar anlatsam, onun dehşet ve şiddetinin ancak yüz binde birini anlatabilirim." (Mesnevî, c. III, 3695) Ayrılık acısını Hz. Mevlana kadar kim görmüştür? Mesnevî ayrılıklardan şikayetle başlamadı mı? Dîvan-ı Kebîr'in bir başka yerinde Hz. Mevlana ayrılıktan bahsederken buyurur ki:

"Dünyada ayrılıktan daha acı bir şey yoktur, bana ne yaparsan yap, razıyım, şikayet etmem fakat beni ayrılığa düşürme." (Dîvan-ı Kebîr: No: 2020). Bir türküde de; "Ölüm Allah'ın emri ayrılık olmasaydı!" denilmiştir.

 • Küllî nefisten cüz'î nefsimiz ayrıldı. "înin" emriyle ötelerden, yücelerde yeryüzüne indirildi, sürüldü.

"Cenab-ı Hakk, Hz. Adem ile Havva validemize cennetten çıkıp yeryüzüne inmeleri münasebeti ile "İnin" diye hitap etmişti. (Bakara Suresi, 2/36) 

• Cennetten kovulan insan, bedenden kopan kesik bir ele döndü. îşinden gücünden oldu. Küçük bir et parçası gibi kediye lokma haline geldi. Bu, insan için ne felakettir? Ne aşağıdır? Cenneti kaybetmek ne büyük talihsizliktir

• Hz. Adem cennette iken öyle güçlüydü ki, onun elinde bütün aslanların pençeleri kırılmıştı. Dünyaya sürülünce, bedenden kopmuş bir el haline geldi, Kaza ve kader onu kedilerin pençelerine düşürdü. Şimdi, kediler o et parçasını o tarafa bu tarafa çekip duruyorlar.

• Fakat Allah darda kalanlara, belalara uğrayanlara acıyanların en çok acıyanıdır. Bu sebepledir ki, ayrılık belasına uğramış, bedenden kopmuş elin bir damarı oynuyorsa, o, tekrar kavuşma ve buluşma ümidiyle oynar. Çünkü, netice binlerce kesik el, tekrar kavuşma ve buluşma saadetine ermişlerdir.

Daima müsamahayı, hoşgörürlüğü savunan Hz. Mevlana ümitsizliği de hoş görmez Kur'an'ın; "Ancak kafirler ümitsiz olur." (Yusuf Süresi, 12/87) görüşüne uyarak en buhranlı zamanda bir kurtuluş yolu arar. Dikkat edilirse bu beyitlerde Mevlana, cennetten, şeytanın yüzünden, dünyaya indirilen, sürülen Hz. Adem'in kurtulacağına, cenneti tekrar bulacağı işaret etmektedir. Hz. Mevlana'nın bu görüşü kendinden dört asır sonra gelen ingiliz şairi Milton'da (1608-1674) da görülmektedir. Milton Kaybedilmiş Cennet adlı eserinde,şeytanın yüzünden dünyaya sürülen Adem'in acıklı, perîşan halinden bahseder. Dört sene sonrayazdığı yeniden bulunan Cennet adlı eserinde ise, Adem'in kaybettiği Cennetin Hz. İsanın yardımı ileyeniden kazanılmasının mümkün olacağını müjdelemektedir. İslam mutasavvıfları da "Ölmeden evvel ölünüz." sırına mazhar olan ve tam Muhammedî yola düşenHz.Muhammedin güzel ahlakını benimseyen, talihli kulların, daha dünyada iken kaybettikleri cenneti bulacaklarını haber vermektedir. Faruk Nafiz merhum da "Hamd ü sena adlı şiirinde bu konuya temas eder;

"En güzel vuslatı tattırmak için cennette
  Bize gündüz, gece zehir ettiği hicrana şükür der.

• Birbirnden ayrı düşmüş parçaları hoş bir şekilde birleştirmek, o padişahlar padışahı için zor değildir. Bu nasıl olur deme, bu işe şaşma! Çünkü, baksana,parça parça dumanlar onun eli ile birleşmiş, gökyüzü haline gelmiştir. 

 

63. Bu dünyada gördüğün bahardan başka gizli bir bahar daha var!

Mefa'îlün, Fe'ilatün, Mefa'îlün, Fa'ilün
 (c.1,211)
• Bahar geldi, menekşe kalktı, süsenin yanına vardı. La'l rengi elbiseler giyen gül sevdalandı da kaftanını yırttı.

• Yine yeşiller giyinen güzellerimiz, ötelerden, o görünmez alemden sarhoş ve neşeli bir halde salına salına çıkageldiler.

•Sünbül, yasemine; "Merhaba, seni saygı ile selamlarım!" dedi. Yasemin de;Ey nazık dost, ben de seni candan selamlarım!" cevabını verdi.

• Gonca başlarını örten kadınlar gibi yüzünü gizlemişti. Ama rüzgar dayanamadı; "Güzel yüzünü gizleme!" diyerek onun baş örtüsünü çekti, aldı.

• Ekşi suratlı kış geçti, gitti. 0 zevki, neşeyi kaçıran soğuklar öldürüldü. çevik ayaklı yasemin! Senin ömrün uzun olsun! 

• Çapkın nergis sahralara daldı da çimenlere göz kırptı. Çimenler onun gönlünden geçeni anladılar da; "Ferman senindir, ne istersen yap!" dediler.

• Karanfil de söğüt ağacına; "Sana ümit bağladım." dedi. Söğüt de; "Ben pınar eviyim, benimle yalnız kalmak istiyorsan, buyur içeri!" diye onu içerive davet etti.

• Elma, turunça; "Neden canın sıkılıyor?" dedi. 0 da; "Rengim ve güzelliğim yüzünden kem gözden korkuyordum. Kendimi göstermek istemiyorum." diye cevap verdi.

• Üveyk kuşu; "Kü, kü, o sevgili nerede, nerede, onu arıyorum?" diyerek bahçeye geldi. Güzel sesli aşık bülbül de; "Görmüyor musun; aradığın burada!" diye gülü gösterdi.

• Ey dost, şu dünyada gördüğün çiçekli, güzel kokulu bahardan başka gizli bir bahar daha var. 0 bahar dilberi ay yüzlüdür; bu gördüğün bahardan daha güzeldir, daha hoştur. 0, temiz insanlann gönüllerinde gizlenmiştir.

 

64. Zindanda Yüsuf gibi bir arkadaş bulan kişi zindandan çıkmak ister mi?

Fe'ilat, Fa'ilatün, Fe'ilat, Fa'ilatün 
(c.1, 164)

• Bedenim, beni ötelerden, ruh aleminden alıp kendi zindanına çekince, Hakk kapısına yakın olanlardan ayrıldım, yapayalnız, garip olarak kaldım.

• Beden zindanında ay yüzlü birisi bana yakınlık gösterdi. Benimle dost oldu fakat o, güzelliği ile beni büyüledi. Aklıma, fikrime binlerce sevda saldı.

• Herkes hapisten, beladan kurtuluş yolunu arar, ben aramam. Neden dışarıya çıkayım? Benim dışarıda ne işim var? Sevgilinin hayali burada, ben zindanda sevgili ile beraberim.

• Zindan köşesinden başka yerde, onunla yalnız kalamam. Balın gönlu ateşten başka bir şeyle, mumdan ayrılamaz, saf bir hale gelemez.

.
Dostu Yüsuf gibi güzel olan kişi, zindandan kaçar mı? Zindanda durup dururken Allah'ın lütfu ile bağ, bahçe sahibi olan bir de Yüsuf bulan kişi hiç zindandan çıkmak ister mi?

 

65. Ahirete yolculuk=Hayat Yolu.

Mef'ulü, I, Fa'ilat, Mefa'îlü, Pa'ilat 
(c.I, 201)

• Gece, geçti gitti. Biz maceramızı, başımızdan geçenleri tamamıyla anlatamadık, yarıda kaldı. Fakat onları tamamlamak zorundayız.

• Allah'a yemin ederim ki, Hz. Adem'den şu bulunduğumuz zamana kadar, bu uzun hayat yolu kısalmamıştır. Kıyamete kadar da kısalmayacaktır.

• Fakat bıze bazen tamamlandı tamamlanacak gibi görünür. Yaya olarak bir yola düşmüş giderken karşılaştığın bir Türk'e; "Ben filan yere gidiyorum. orası uzak mı?" diye sorsan "îşte burada!" diye parmağı ile işaret eder.

• Madem yaşıyoruz hak yolunda yürümak çalışmak, uğraşmak zorundayız. durmak olmaz durmak ölümdür Durum böyle iken seni "gel çadıra girmisafir ol" diye yol almaktan alıkoyarlar aslında sana iyilik yapmıyorlar 

Namık Kemal merhum, bir beytinde;

"Ikdam-ı tahammül gerek erbab-ı hayata, 
Mevte yaraşır var ise rahat döşeğinde"

(Yaşayan insanlara sıkıntılara katlanmak, çalışmak gerekir, rahat döşeği ancak ölüye yaraşır!) diye bu konuya temas etmiştir

• Senden canını bile esirgemeyen mürüvvet sahibi seni yoldan alıkoydu mu. seni belalara uğrattı demektir.

• Seni, misafir etmek isteyen cömert Türk hakkında yanlış düşüncelere sapma, onu suçlu bulma; Hintli gibi inatlaşma, sen yol almaya bak!

• Gideceğin yerde, ahirette, seni bekleyenler var. Dostlarının, yakınlarınin seni seven akrabalarının kulakları kirişte. "Ne zaman gelecek?" diye beklesip duruyorlar.

 Şair Eşref merhumun şu beyti ne güzeldir:

"Düşünsek biz, ölümden kokmamak lazım gelir, zira 
Yerin altında, üstünden daha çok akrabamız var."

• Ey vefalı dost, ey kerem sahibi! Seni sevenleri, seni bekleyenleri üzme Onların gönüllerine özlem ateşi düşürme! Onlar iştiyak içinde seni beklerken sen bu dünyada güzel yemekler yiyerek, hoş sular içerek, zevk peşinde koşarak, nasıl yaşayabilirsin? Yemekler nasıl boğazından geçiyor?

• Onların bekleyişleri yüzündendir ki, sen burada bal yesen, zehir gibi gelir Bir vefa sahibi ile dost olsan sana cefa eder, seni akrep gibi sokar.

• Sus da yol almaya bak. Şunu iyi bil ki, bu dünyada gördüğün akan su, sen bu dünyanın garibi olduğun için değirmen gibi başını döndürüyor.

 

66. Gönül buğday tanesi gibidir. Biz de değirmen gibiyiz.

Fa'ilatün, Fa'ilatiin, FS'ilat 
(c.I, 181)

• Gönül, buğday tanesi gibidir, biz de değirmen gibiyiz. Değirmen hiç niçin döndüğünü bilir mi?

• Beden de değirmen taşı gibi, düşüncelerimiz de onu döndüren suya benzer Taş der ki: "Bu dönme işini su bilir."

• Su da;"Bu işi ancak değirmenci bilir." der. Çünkü bu suyu değirmene akıtan odur.

•Deyrmencide der ki: "Ey ekmek yiyen kişi, şu değirmen dönmeseydi kim ekmekçi olurdu?" 

• Macera bu, hikaye uzar gider. Sus, sen bu işi Hakk'a sor da cevabını gönlünde ara!

 

 67. Eğer 0, güzelliklerin arkasında gizlenmeseydi, peygamberler gelir miydi?

Mefa'îlün, Fe'ilatün, Mefa'îlün, Fa'ilün 
(c.I, 235)


• 0 güzel beni gördü de, halimi hatırımı sormadı. Acaba neden böyle davrandı? Nedense yüzünü ekşitti, pencerenin önünden geçip gitti?

• Sebep neydi? Ben ona ne yapmışım? Benden ne kötülük görmüştü ki, bana karşı böyle soğuk ve kırgın görünüyordu?

•Onun gül gibi olan yüzünü, üzgün ve solgun görünce neden bu zavallı gonlümde binlerce diken bitti?

•O güzel dudaklarını açıp gülmeye başlayınca, gönlüm açılır, ferahlar; içimde tarif edilmez bir neşe duyarım. Neden bütün bu haller, onun dudaklarına bağlı neden başka dudaklarda bu tesir yok?

•Öfkelenip kaşlarını çatınca, içim sıkılır, gönlüm dertle düğümlenir, perişan olır neden böyle olur, anlayamıyorum?

•Canımın ona ne bağlılığı var ki? Onun neşelenmesini, gülmesini bir an bile görmesem perişan oluyorum; neden böyle oluyor?

• Benden yüz çevirdiği zaman, dünya kararır. Bende ne gün kalır, ne akıl neden böyle oluyor, anlayamıyorum!

• Belki de o, Allah'ın lütfunun ta kendisidir de, biz yanlış gördük, yanlış söyledik. Bütün bu soğuk davranışlar ve üzüntülü haller, bütün (feryatlanmalar, bu küçük görülmeler, bu hakaretler bize ondan geliyor) Allah'tan geliyor da biz anlayamıyoruz. Zaten eğer Allah'ın ona bu lütfı olmasaydı, bu eşsiz, benzersiz güzelliği, bu edaları ona kim verirdi?

• Allah'ın lütfu, güzelliği şekilsiz olarak yüz gösterseydi, eğer o yarattığı bütün güzelliklerin, güzel gözlerin arkasında gizlenmeseydi, onun güzelliğine tahammül edebilir miydik? Bu sebepledir ki, peygamberler bize perdecilık;ederler miydi; bize ötelerden bahs ederler miydi?

68. Biz aşk susuzlarıyız, istek testilerimizi aldık, sana geldik, bize su ver!

Fa'ilatiin, Fa'ilatiin, Failat 
(c.1, 180)

• Ey sevgili, sen ab-ı hayatsın, sen manalar denizisin; biz susamışlar sana geldik, bize su ver!

• Biz istek testilerini aldık, sana geldik, ey ikinci Hızır, bize su ver, testilerimizi doldur! 

• Ey can deryası, bizim balık gibi olan canlarımız seni istiyor. Denizden ayrı düşen balık yaşayabilir mi? Bize acı, bizi suya kandır!

• Biz, ayrılık yollarına düştük, çok sıkıntılara katlandık, sonunda sana kavuştuk, yol armağanı olarak sana zavallılığımızı, acizliğimizi getirdik, biz susuzuz bize su ver!

• Aşk yolunda zavallı akıl, şüphelere, vesveselere düştü. Sen şüphelerden vesveselerden de üstünsün, bize su ver, bizi kurtar!

• Aklı yarım olan, senin aşkınla ne yapar? Seni gereği gibi sevmemiz için o a klı da bizden al! Çünkü sen, akıllıların deliliğisin, bize su ver! Bizim aşk susuzluğumuzu gider.

 

69. Allah'ı seven, O'na candan bağlanan yok olmaz.

Müstef'ilün, Fe'ulün, Müstefilün, Fe'ulii
  (c.I, 185)

• Uzun zamandan beri, yukarılardan toprağımıza damla damla öyle bir şarap döktü ki, toprağımızın her zerresi feryat etmeğe başladı.

• Göğsümüz yarıldı, açıldı, oraya îlahî nür doldu. Gönül de dile geldi. Aşktan bahsetmeye başladı. Hakk'ın mana kadehi ile aşıklarına sunulan şarap, tortularından ayrıldı, şişe içinde saf bir hale geldi.

• Hakîkat çiçekleri açıldı, kem gözler görmez oldu. Gayret aşka geldi de bana; "Ağzını yalama da şarap içmeğe başla!" dedi.

• Ey can, görünür görünmez canımı da, gönlümü de kaptın, aldın. Senin aşkına karşı, benim canımın da, gönlümün de değeri yoktu. Ama, sen onları kapıp aldığın için, şimdi onlar da kirlendi.

•Sen oyle mübarek bir varlıksın ki, bulutun yeşillikler yağdırır, cevrin, ıstırabın hayat bağışlar. Şarabının tortusu bile hoştur.

•Sana nasıl Ay diyebilirim ki, ay hastalığa tutulmuş, sapsarı olmuş, zayıflanmış , tüllenmiş; selvi desem, bu benzetiş boyuna uygun düşer, yerindedir amma

•Selvide ateşe  dayanamaz, yanar. Ay da son üç gece görünmez olur. Canların canından başka hiçbir şeyin aslı yok

• Dediler ki' bütün dostların öldü, gitti, yok oldu. Hayır Allah'ı seven, ona  candan bağlanan yok olmaz.

 

70. Şarap, bizim kederli ve gamlı huyumuzu aldı, bize kendi huyunu verdi.

Müstef'ilün, Pe'ulün, Müstef'ilün Fe'ülün 
(c.I, 193)

• Sevgili, şu araştırmalarımızı hoş gör! Biz aşk kullarıyız, aşk müritleriyiz, Bizden kaçınma! Aşktan anlıyorsan, bizi saçımızdan tut, yanına çek, al!

• Bize kadehsiz olarak, lale renkli şarabı sun; sun da, gül, bizim kızarmış yüzümüzü görsün, secdeye kapansın.

• Bugün bizim gözümüzü mahmür ve mest bir hale getir! Bugün köyümüzü de çiçeklerle, güllerle öyle hoş, öyle güzel bir hale getir ki, cennet bile onu kıskansın.

• Bize sunduğun şarapla, bugün öyle mutluyuz, gönlümüz öyle zenginleştı ki, deta altın ve gümüş madeni olduk. Altına düşman olan var mıdır? Nerededir? Dostumuz da, düşmanımız da mutluluğu ancak bizde bulurlar.

• Huyumuzun nasıl olduğunu bilmiyorsan, onu şarabın letafetinden sor! Şa' rap, gamlı kederli huyumuzu aldı, bize kendi huyunu verdi.

• Biz aşka öyle susamışız ki, denizi bizim içimize döksen yine kanmayız, yine dolmayız. Çünkü, sen su kabını başımıza tersine, baş aşağı koydun. 

• Yeter sus artık! Şu dedikodumuzu duyarlarsa, bu sözlerimizi işitirlerse, dünya, dünya halkına, dünyada yaşayanlara acı gelmeye başlar.