231. Kırmızı bir gül ol da elden ele dolaş!

Müfte'ilün, Müfte'ilün, Pa'ilat
 (c.I, 510)

• Kara toprak içinden çıkıp geldiği halde, getirdiği hoş koku ve güzel renkle biz gafillere Hakk'ın lütfunu, ihsanını, yaratma gücünü belgeleyen kırmızı bir gül ol da elden ele dolaş! Kederli, dertli insanlara, hayatın acılığını unutturmak için şarap ol; onları mest et!

• Sevgiliye gitmek için yola çıktım. Kıskançlığın yolumu kesti; "Git, git, sana yol yok!" dedi. Fakat merhametin; "Gel, gel, yol açık!" diye seslendi.

• Senin lütfun bir deryadır. Ben de onun içindeki balığım. Fakat kıskançlığın orada da karşıma çıktı. Beni olta haline getirdi. Ben olta oldum!

• Ben senin aşkının oltasına düştüm. Yaralandım. Fakat gam yemiyorum. Çünkü senin merharnet merhemin yaralıları arayıp durmada.

• Ey bana nefsimden de yakın olan aziz varlık! Ben senin yanında ancak ha-fif hafif nefes alırım. Yavaş yavaş konuşurum.

• Yüsuf bir tanedir, kurtlarsa yüzlercedir. Fakat Yakup lutf etti, duası ile Yüsuf kurtuldu.

 

232. Gönülde binlerce zevk u safa kapısı açıldı.

Mefa'iliin, Fe'ilatiin, Mefa'ilün, Fa'îliin
 (c.I, 476)

• Saadet güneşinden bana şaraplar sunulmaktadır. Bedenimin her zerresi aşk meyhanesinin kapısına halka olmuştur.

• Haydi geliniz! Sevgilimizin güneş gibi nürlu olan yüzünü seyredin. Orası yüz değil, Firdevs bahçesi(Cennet bahçesi)dir. Haydi geliniz, onun saçlarının cennet gibi olan gölgesine sığının!

• Göğe de, yere de lütfetti, kerem buyurdu da "Geliniz!" dedi. Yer de, gök de bu davetten mest oldular, kendilerinden geçtiler.

• Padişahın taht kurduğu yer, varlıktan da, yokluktan da dışardadır. "Vardır, yoktur" davalarının görüldüğü yer ise oradan binlerce yıl uzaktadır.

• Gönülde binlerce zevk u safa kapısı açıldı. Acele et. Çünkü bir işi geciktirmekte zararlar vardır.

 

233. Süfîlerin şarabı üzümden yapılan şarap değildir.

Fe'ilatün, Mefa'ilün, Fe'ilat
 (c.I, 496)

• Sağdan, soldan süfîler geldi. Kapı, kapı, mahalle mahalle; "Şarap nerede var?" diye dolaşıyorlar.

• Sufînin kapısı gönüldür. Mahallesi de candır. Sufîlerin şarabı da üzümden yapılan şarap değildir. Hakk şarabıdır.

• Sakî köpek ağzını açtı da; "Haydi!" dedi. "Bize aşık olanlar gelsin!" Bu çeşit şarap, üzümden yapılmayan Hakk şarabı; bu çeşit mestlik her mezhebde helaldir.

• Tövbeni boz! Böyle bir mecliste tövbe etmek; "Bir daha hata yapmayacağım!" demek, yüzbinlerce hatadır.

• Sen tövbeni bozunca zahitleri de çağır! Çünkü bugün davet günü, çağrı günüdür!

• Halk seni gözden çıkardı ise ne üzülüp duruyorsun? Artık senin yerin yurdun aşıkların göz bebekleridir.

 

234. Gören göz can gözüdür. Can gözü de pek hoştur!

Müfte'ilün, Mefte'ilün, Fa'ilat
 (c.1, 509)

• Bir gün doğan kuşu kaza dedi ki: "Benim yaşamakta olduğum ova pek gü-

zeldir!" Kaz da; "Gecen hoş olsun!" dedi. "Burası bana daha hoş, daha güzel geliyor!

• Burada benim içim rahat, başım hoş! Ben başımı koyup yatayım. Senin, için rahat başın hoş olmadığı için ovada yol al, uçmağa devam et!"

• Benim durduğum yer karanlık da olsa Yusuf orada bulundukça orası bana hoşdur, güzeldir!

• Dost kuyunun dibinde bulunsa kuyu dibi hoştur! Dost yücelerde, dağlar başında olursa dağlar başı da hoştur, güzeldir!

• Feryat eden bülbülün gül bahçesinde olması, söz söyleyen papağanın şeker yemesi de hoştur!

• Gökyüzünde bu eşi bulunmayan mavi kubbedeki parıltı, meleklerle, ruhların tesbihlerinin oraya akseden hoş parıltısıdır.

• Madem ki Allah sana lütuflarda bulundu, gönlünü hırstan, dünya isteklerınden temizledi, haydi git, sen de bir gönül elde etmeğe bak çünkü gönül pek hoştur.

• Güzel yüzün aynaya düşen hayalini seyretmek hoştur, ama o hayalin sahibi olan diri güzelin kendisini seyretmek elbette daha hoştur!

• Güneşin ışığı loş bir yere düşünce orada sayısız zerrelerin elsiz, ayaksız oynadıkları görülür. Onları oynatan güneş değildir. Onları hoş bir şekilde oynatan Hakk'ın nürudur.

• Yeter sus artık! Sen de göz gibi gör, fakat söyleme! Baş gözünü arama! Gören göz can gözüdür. Can gözü pek hoştur, pek hoş!

 

235. Öyle bir şarap vardır ki, o şarap varı yok eder, yok'u da var!

Müfte'ilün, Müfte'ilün, FS'ilat
 (c.I, 515)

• Yine mest bir halde hakîkat meyhanesine geldik. Kendimizden geçtik de artık yücelmeyi, alçalmayı düşünmez olduk.

• Mana şarabı içerek mest olan canların hepsi de hoş, hepsi de neşeli neşeli oynayıp duruyorlar. Ey güzeller siz de el çırpın, el, el çırpın!

• Yalnız biz değil, meyhane de mest oldu, altüst oldu. Şarap küpü devrildi, sürahi kırıldı, döküldü.

• İhtiyar meyhaneci de bu coşkunluğu görünce dama çıktı, damdan aşağı atladı.

• Onu öyle bir şarap mest etmişti ki, o şarap varı yok eder, yok'u da var eder.

• Şişeyi kırdı. Parçalarını her tarafa saçtı. Bir çok kişilerin ayaklarını yaraladı.

• Şu durumda başını ayağından fark eden var mıdır? Herkes mest olmuş, Elest meyhanesinde yıkılmış kalmış.

• Şarabı sevenlerin hepsi de işretteler, içiyorlar. Ey tenperest, neşe aleminde "ten tennin" sesini duy!

 

236. îlkbahar gelince hor görülen, ayak altında ezilen toprak süslenir, güzelleşir.

Miifte'iliin, Müfte'ilün, Fa'ilat 
(c.I, 514)

• Gönül evini yine güvercinler ele geçirdi. Gönül hoşa gitmeyen seslecle doldu. Yani gönül evini nefsanî istekler, çirkin hayaller doldurdu. însan kendinde bulunanı unuttu, kendi yaratılışını hatırına getirmedi.

• Düşünmedi ki: Ruhlan yaratan büyük ve eşsiz yaratıcı, balçıktan bir ayna yapmış, ona bakmıştı.

• Yaratıcı, aynada yüzlerce şekiller görmüştü, yüzlerce süretler görmüştü. Gördüğü şekillerin, suretlerin hepsi de belirsizdi. Ancak kendi manevî şekli, kendi manası kolayca görülüyordu.

• Ruhlar harmanının sonu, kıyısı, kenarı yok! Ancak çok küçük bir karınca o muazzam, o akıl almaz harmandan pek küçük bir şey alabildi.

• Ey zavallı insan, gurura kapılma! Dünya seninle dolsa, kar gibi her tarafı kaplasan, güneşin sıcaklığı vurunca erir, yok olur gidersin.

• Ey kar yığını! Eri, yok ol! Baştan başa toprak ol, toprak ol da bir bak ilkbahar gelince, hor görülen, ayak altında ezilen o toprak nasıl süslenir, güzelleşir!

• Ayak altında çiğnenen o değersiz toprak, insana balçık olur da şereflenir. Derecesi yücelir. Öyle bir hal alır ki parlaklığı ile iki dünyayı da aydınlatır.

237. Sen zamanımızın bir Yusuf'usun!
 Mucizen de insanları büyüleyen güzel yüzün!

Mefa'ilün, Fe'ilatiin, Mefa'ilün, Fa'iliin 
(, 485)

• Sevgilim senin güzel, parlak mahmur gözlerine, büklüm büklüm saçlarına emin ederim.

• Senin aşkının gül bahçesinde ötüp duran akıl bülbüllerinin tuzağı olan ruhanî  la'l renkli can goncasına, can güllerine yemin ederim.

• Canları besleyen, yetiştiren güzelliğine, yüzünün parlaklığına yemin ederim. Bahçede bulunan narlar da senin güzelliğine hayran olmuşlar da ağızları açık kalmıştır.

• Canımın zaman zaman neşe ile secde ettiği ve bütün gönüllerin kıblesi olan Hakk'ın cemaline yemin ederim.

• Sen zamanımızın bir Yüsufusun. Senin çok mucizelerin var. Fakat apaçık olan en büyük mucizen, insanlan büyüleyen güzel yüzündür!

• Eğer senin aşk bahçende yer bulunsaydı, senin güzelliğini hayran hayran seyretmek için her ottan, her yapraktan birer nergis biterdi.

• Yüzünün parıltısı yüzüne perde oldu. Noksandan münezzeh olan Hakk'ın nuru, güneş gibi seni gark etti.

" Aziz Hüdaî hazretlerinden:

"Zuhüru perde olmuştur zuhüra,
 Gözü olan delil ister mi nura!"

(Güneşin ışınları kendine perde olduğu gibi, Hakk'ın zuhuîu kendisine perde olmuştur. Gözü olan nüra delil ister mi?)

• Şiir perdesinden hangi gazelle seni övmeğe, sena etmeğe başlasam, aciz kalırım da gönlüm seni binlerce defa daha fazla övmeğe başlar.

• Zaten gönlüm kim oluyor? Ben kimim? Övmek ne? Aslında ben zavallı, seni överek canımı senin güzel kokulu reyhanlarla dolu gül bahçene çevirmek istiyorum.

 

238. Ötelerden ezelî hükmü bildiren sesler geliyor.

Mefa'ilün, Fe'ilatün, Mefa'îlün, Fa'iliiıı
 (c.I, 484)

• Üç gün oldu. Sevgilim başkalaştı. 0 güzel varlık, o tatlı varlık nasıl oluyor da bana karşı böyle yüzünü ekşitiyor? Bu yüzden ben çok mutsuzum.

• Ab-ı hayat kaynağına gittim. Testimi de beraber götürdüm. Fakat gördüm ki, kaynak kanlarla dolu.

" Bir halk şairi şöyle söylemiş:

"Benim bu nankör talihim Taşa bassam iz olur Haziran'da suya girsem Balta kesmez buz

• Çeşit çeşit renklerde yüzbinlerce gül açan aşk bahçesine gittim. Çiçekler ve meyveler yerine diken var, taş var! 0 güzel bahçe çöle dönmüş.

• Gel sevgilim, gel ki; ben sensiz yaşıyamıyorum. Gel, gel de durumu gör!  Sen olmadığın için gözlerim ırmak kesildi.

• Gönlüm; "Acaba suçum nedir?" diye kıvranıp duruyor. Çünkü her sebep bir sonuca bağlıdır.

• Ötelerden ezelî hükmü bildiren sesler geliyor. Diyorlar ki: "Boş yere kıvranıp durma! Bu sebep şimdi olan bir sebep değildir. Bu sebep ezelden gelmektedir."

• Allah'ın işine akıl ermez. Bağışlar, suçlandırır, alır, verir. Bu yüzden onun işi terazi ile tartılamaz.

 

239. Gönül evi!

Mef'ulü, Pa'ilatü, Mefa'îlü, Fa'ilat
 (c.I, 443)

• Aziz kardeşim "Gönülden gönüle pencere vardır!" derler. Sen sakın bu pencereyi açık, kırık bırakma! îçeriyi seyretmesinler! îğne deliği kadar bile bir delik olsa, o deliği ört!

• Kim bu gönül penceresinden gafilse, zamanenin en üstün bir bilgini bile olsa o bir ahmaktır, kördür.

• Sana açık olduğu için sen kendi gönlünün penceresinden kendi içine bak, içeriyi seyret! Orası karanlık mıdır; yoksa aydınlık mıdır? Araştır!

• Eğer orası aydınlıksa, aydınlığı yüzüne vuruyorsa, şunu iyi bil ki: "Sen şimdiye kadar kendinde bulunandan habersiz yaşadın. Halbuki orada çok değerli bir hazine vardır. Orada la'l madeni, akik madeni bulunmaktadır.

• Aynı zamanda gönül evinde çok değerli, eşi bulunmaz bir dost orayı ev edinmiştir. Sen de onun yanına otur. 0 çok üstün, benzeri olmayan bir emîrdir. Onun yoluna güller saç! 0 bir selvidir, o bir süsendir!

• Haydi kalk! Akılsızlık etme! Varını yoğunu onun yanına taşı! En iyisi onun yanında ev tut! Ona kapı bir komşu ol! Çünkü orası meleklerin gelip dinlendikleri, misafir oldukları bir yerdir. ;

• Gönül evini anlatmak istiyorum ama, korkudan gönlüm tir tir titriyor. Çünkü o görülmemiş, eşsiz varlık benlikten, bizlikten kurtulmuş bir varlıktır. ,

• Ağzımda, dudağımda demir halkalar var. Ama dayanamadım. İster titre, ister titreme; sana gönülde bulunandan bahsettim. 

 

240. Şehvete boyun eğersen daha çok günahlara, manevî pisliklere gömülürsün.

Fa'ilatün, Fa'ilatün, Fa'ilatün, Fa'ilat 
(c.I, 400)

• Dikkatle bakarsan görürsün ki, bütün güzel vasıflar, güzel huylar hep gönülden gelmektedir, gönüle aittir. Bütün kötülüklerin, günahların kaynağı da balçıktan olan bedendendir.

• Nefsine ait arzulara uyarsan, şehvete boyun eğersen, beden balçığı daha da kalınlaşır, artar, yüz misli olur. Sen de daha çok günahlara, manevî pisliklere gömülmüş olursun.

• Nefsanî istekleri terketmek hususundaki tenbel davranışın seni zayıf düşürmektedir. Halbuki sen heveslerini, nefsanî isteklerini yenebilsen bütün zorlukları aşacak, huzura kavuşacaksın.

• Kendi kendine bir şart koş da ahdinden dönmemeye uğraş! Ahdini bozarsan manevî hastalık gitmez, iyileşme de yok olur.

• Yaratılışın ezeldeki o ağır ahde uyar da, bu uyumayı kendine huy edinirse;kirlenmeme, temiz kalma ahdine uyarsa, o zaman canın elde ettiği yüz binlerce zevk, içinde doğar, sen mutlu olursun.

• Böylece demir gibi olan gönlün seni bir ayna haline getirir de, o zaman sana her an bir olgunluk yüz gösterir.

• Derken emaneti yüklendiği için can zevk aleminde sana hem çalgıcı olur, hem de sakîlik eder.

• Bundan sonra hakîkate erersin de dünya işlerine, insafıların boş yere birbirleri ile uğraşmalarına, çekişmelerine yukardan bakar, onlara acırsın. Gizli olan o hazine belirir, onu kendinde bulursun da, bu buluş ile tanınırsın.

• Bu hale gelince bir çok manevî helvalar, tatlılar yersin, ama tadı damağında bile kalmaz. 0 tatlı yiyince, ağzında iken tat verir. Tıpkı şimşek gibi parlar,aydınlanır, söner.

• Bu tabiat kör ve sağır olmasaydı, nasıl olurdu da hakîkate perde olurdu?

• Fakat tabiat, eziyetlerin, derdin temelinden baş kaldırmış, bitmiş, yetişmiştir. Bu yüzden insanı felakete sürüklemek için onun peşinden koşar, durur.

• Sen şu zahitlerin gönül alçaklığı göstermelerindeki gururu, ibadetlerinden ötürü kendilerini beğenmelerini, tevazü kılıfına giren gururlarını seyret!